Türkiye Eğitim Sistemi Üstüne Bir Güzelleme
Türkiye Eğitim Sistemi Üstüne Bir Güzelleme

Türkiye Eğitim Sistemi Üstüne Bir Güzelleme

İlkokul birinci sınıfa kaydınızı yaptırdığınızda önünüze serilmiş bitmeyecek yılların olduğundan habersiz bir şekilde ağlarsınız. Sıcacık evinizden kopartılmış, milli eğitimin kollarına atılmışsınızdır. Daha siz bilmiyorsunuzdur ama o ilkokul birinci sınıfın kaydı, üniversite kapısını açacaktır size. 50-60 kişilik sınıflarda başlaması olası maceranız, ülkenin eğitim politikası yönünde şekillenmeye zorlanacak, yeri gelecek kafanıza peruk geçirtilecek, yeri gelecek sizden 180 derece zıt görüşten bir hocanın dersinden geçebilmek, üniversite diplomanızı alabilmek adına kendi görüşünüz dışında bir şeyler karalamaya zorlayacaksınız kendinizi sınav salonunda…

Türkiye’de eğitim en büyük problemlerimizden birisi. Her fırsatta bunu söylemekten çekinmiyoruz. Bütçede eğitimin payının azlığından tutun, okul eksikliğine, öğretmen atamalarına, öğretmenlerin maaşlarından, öğrenci ayrımcılığına kadar binbir türlü dalı-budağı olan bir mesele bu! Mesele büyük büyük olmasına da, madurları çok küçük yaşlarda.

Nereden başlamalı ki, ilkokuldan başlayan yarış atı psikolojisinden mi başlayalım? Benim yaşıtlarım ilkokul 5. sınıfta girerdi Anadolu Lisesi sınavlarına. Daha parkta oynayacak yaştayken a-b-c-d ler ile muhatap olmaya başlayınca bu çocuklardan “yaratıcılık” beklemek gerçekçi gelmiyor bana. Üniversitede girdiğim ilk sınavdaki afallamamı unutamam. Boş bir kağıt, iki tane de soru… Yıllardır dolu kağıtlar, olasılıklar üstünden, eleme usulü ile götürmüş olduğum eğitim-öğretim hayatımın bittiğinin işaretiydi o boş kağıt. Sadece edebiyat dersinde son soru olarak verilen kompozisyon sorusu ile yaratıcılığa terkedilen öğrenciler olarak afallamaya da mahkumduk. Hala da öyleyiz.

Bu yıl liselerin çoğu mezun vermeyecek, malum lise dört yıl oldu. Bu mezun vermeyiş sayesinde sınava katılım da az olacak. Az katılım demek, okul için daha fazla şans demek. Eğitimde şansa yer var mı demeyin. Buyrun işte, doğu batı karşılaştırması yapmıyorum (şimdilik). Sadece geçen yıl ve bu yıl sınava girenler arasındaki adaletsizliği ortaya koyuyorum. Geçen yıl misal Hacettepe’yi kazanan birisi aynı net oranı ile bu yıl Boğaziçi’ni kazanabilir! Nerede kaldı hak hukuk adalet? Adalete, eşitliliğe inancımızı içten içe o kadar yitirmişiz ki ben bile geri durmadım bir arkadaşımı bu konuda uyarmaktan! “Bak bu yıl şansın daha fazla, mutlaka bu yıl gir sınava” dedim. O kadar alıştırıldık ki. Çalınan sınav soruları, iptal edilen sorular, değişen sistemler vs. Kurulu düzenin doğru olduğuna o kadar çok inandırıldık ki!

Amerika’nın Doğu’yu korku ögesini kullanarak “öcü” olarak göstermesine kanmıyorken, ABD karşıtı bir ülke oluyorken bir yandan da aynı korku ögesi ile kandırılmaya devam ediyoruz. Hem de eğitimi bu iş için araç olarak kullanıyoruz! ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Sayın Ural Akbulut; “Ben 40 yıllık öğretim üyesiyim, çocuk değilim. Türkiye’de türbanlılar ODTÜ’ye Bilkent’e girecek kadar puan alamıyor. Bu öğrenciler, bu üniversitelere girip türbandan dolayı okullarını bırakarak başka ülkelere gitmiyorlar. Genelde bu öğrenciler Açık Öğretim’e giriyorlar. Buradaki düzgün üniversiteleri kazanıp bırakıp yurt dışına giden yok.” Bu ne korkunç bir tablodur yahu? Tamam, kişiliğiniz, değer yargılarınız, başörtüsü yüzünden eğitimden, bilimden uzak kalan öğrencileri görmezden gelmenizi sağlıyor ve bu adaletsizliği “katlanılabilir bir adaletsizlik” olarak yorumluyor olabilirsiniz. Ancak hangi yetki ile, hangi ruh hali ile başörtü takanlar bizi kazanmıyor diyebiliyorsunuz?

Eğitimden bahsediyoruz… Türkiye’de eğitimden. Eğitimin başında olan insanların sözlerinden alıntılar yapıyoruz. Sayın Akbulut şöyle deseydi fena mı olurdu? “Türkiye’de yıllardır uygulanan başörtü yasağı yüzünden aileler artık kızlarının eğitimi üstüne fazla düşmüyor. Eğitimdeki bu adaletsizlik son bulmalı ve ailelerin ve çocuklarımızın bu boşvermişliğinin önüne geçmeliyiz”. Demiyorlar ama. Bunu demiyorlar. Demeyecekler de. Kaldı ki, hem çevremde, hem de tanıdığım bir çok insan var peruklu, şapkalı eğitim görmeye mecbur kalan. Yoksa peruklu ve şapkalıları saymıyor mu sayın rektör bu istatistiklerde? Adalet sadece bizim görüşümüze ait veya ona yakın insanlar için geçerli değil. İsmail Türüt için de, Ozan Arif ve pis sırıtışı için de adalet gerekiyor bu ülkede!

“Eğitim şart!” lafını espiri haline getiren bir milletiz. Oysa ki eğitim gerçekten şart. Doğuyu boşverin (şimdilik) İstanbul, İzmir, Ankara gibi yerlerde liseyi bitiren ve zorunlu ders olmasına rağmen İngilizceyi okulda öğrenen kaç kişi vardır? İngilizceyi geçelim, Sadece okul bilgisi ile Üniversiteyi kazananlar? Hepsini geçtim, -de, -da, -ki eklerinin doğru yazılışını, yıllarca edebiyat dersi almış öğrencilerin kaçı biliyor? Üniversitede iletişim fakültesinde 4 yıl okuyup, “iletişim nedir?” sorusuna cevap veremeyenler peki? Bu nasıl iş? B u n a s ı l i ş ?

“Alın milli eğitiminizi – Yökünüzü başınıza çalın” demezler mi adama?
İkidir boşverdiğimiz soruna, Kürt Sorununun eğitime yansımasına (hani biraz da kabaca) bakalım. Eğitimde fırsat eşitliği bu ülkede var. Evet, yurdun dört bir yanına ÖSYM tarafından aynı soru kitapçıkları gönderiliyor. Tıpatıp aynı sorular ile Şırnak’taki arkadaşlar muhatap oluyor. Öyle ya, lise ise orada da lise var. Yok mu? Vallahi de var. Ama KPSS’den düşük puan alan yeni öğretmenler oralara gidiyor. Veyahut gitmiyor. Okul olduğu yerde kalıyor ama öğretmen bulunamıyor. İdealist öğretmenlerimiz, canlarımız yok mu buralarda, canla başla çalışan? Var ama bir elin parmağı kadar var mıdır? Siz verin cevabını. ÖSYM’nin eğitimde fırsat eşitliğinin kanıtı soru kitapçıklarına bakaduralım biz. Bütçe daha açıklanmadı, Bu yılki bütçede eğitimin payı ne kadar olacak, askeriyenin payı ne kadar olacak bir bakalım! “Kürt sorunu kimin sorunu” yazımda da belirtmiştim, Bu sorun sadece doğu illerindeki insanları etkilemiyor. Bizim günlük yaşam standartımızı da derinden etkiliyor. Eğitimimizi de ta en baştan, bütçeden etkiliyor. 100 bomba az alınsa, 300 silah eksiği olsa askeriyenin, standartlarımız yükselmez mi eğitimde? Demiştim ya, kabaca değiniyorum, ana başlıkları veriyorum sadece. Doğudan (kazara) üniversiteyi kazanarak büyük şehirlere gelen öğrencilerin yaşadığı kimlik sorunu ve bunun eğitimlerindeki yansımalarına değinmiyorum mesela…

Aslına bakarsanız yukarıdaki sorunların hiç birini yaşamama hakkınız da var! Bu olanağınız var. Yeter ki paranız olsun! Anaokulundan akademik kariyerin uç noktalarına kadar yeterince paranız varsa, sıkıntısız, en iyi kalitede eğitim almayı size sunuyor bu ülke! Hak, hukuk, adalet… Ne yapacaksınız ki? Sizinle eşit olamayanlara karşı merhametiniz, sosyal yardım kulüpleri ile giderilir, bir haftalık harçlığınız ile bir çocuğa 5 kilo kitap alırsınız ve kendinizi rahatlatırsınız. Ne olmuş yani? “Doğuda terör var. Önce terör bitsin, sonra hakettikleri eğitimi alırlar” dersiniz, vergilerinizle en güçlü bombaları aldırtırsınız, kendi çocuğunuzun da eğitimini baltaladığınızdan habersiz kalırsınız… Üstüne bir de “Türkiye’de Kürt Sorunu Yoktur” dersiniz. Oh sizden rahatı yok. Şeriat tehlikesi var! Dikkkaat! Dersiniz. Binlerce kız öğrenciye ayrımcılık yapma hakkını elinizde bulursunuz. Ama kızınız sizden “Ama Aslııı’nın giydiği markaa bu değil, ondan alarak gitmem lazım okula olmazzzz, bunu almayalım anne” dediğinde ve istediği kıyafeti bilmemkaç yüz ytl ye aldığınızda bilmezsiniz ki sizin kızınız en ala türbanlıdır! Asıl tehlike odur!

Sonuç olarak karşımıza çıkan tablodan okuyabileceğimiz şey şudur, Bir ülkenin yansımasıdır eğitim-öğretim kurumları. Ülkenin her türlü, (politik, sosyal, ekonomik, kültürel…) sorunundan ayrı düşünülemez, ayrı yere konamaz. Ve ne zaman ki adam gibi bir ülkeye hasıl oluruz, işte o zaman eğitimimiz düzelir. Ne zaman ki Malezya ile korkutulmamayı öğreneceğiz, ne zaman ki Kürt diye bir manavdan alışveriş etmemeyi bırakacağız, ne zaman ki eğitimi parası olanın hakkı olarak görmeyeceğiz. İşte o zaman adam olacağız!

Saygılar efendim!

CEVAP VER